MEVLANA KÜLLİYESİ’NİN Mİ’MARİ TEŞEKKÜLÜ – Hasan ÖZÖNDER

MEVLANA KÜLLİYESİ’NİN Mİ’MARİ TEŞEKKÜLÜ – Hasan ÖZÖNDER

MEVLANA KÜLLİYESİ’NİN Mİ’MARİ TEŞEKKÜLÜ – Hasan ÖZÖNDER Hz. Mevlâna Dergâhı

MEVLANA KÜLLİYESİ’NİN Mİ’MARİ TEŞEKKÜLÜ

Yrd. Doç. Dr. Hasan ÖZÖNDER

Günümüzde, 6225 m2’lik bir alana sahip bulunan Mevlânâ yapı­lar topluluğunun çekirdeğini, Sultân’ul-Ulemâ’nın kabri teşkil eder. İleride, türbeler, semâ-hâne, mescid, medrese ve derviş hücreleri gi­bi bir takım tarikat yapılarıyla Mevlevîliğin merkezi, «âsitânesi» ha­line gelecek olan bu alan Konya surları’nın haricinde bu­lunuyordu. Tarihî kayıtlarda «Sultan’a ait bir bahçe» olduğu belir­tilen bu yere, Mevlânâ’nın babası Sultân’ul-Ulemâ Bahaeddin Veled’in, sık sık tenezzühe çıktığı bilinmektedir. Onun bu alâkasını gö­ren Sultan I. Alaeddin Keykubat, burasını kendisine bağışlamak istemişse de, o, kabul etmemiştir. Sultan’ın ısrarları üzerine kabul et­mek durumunda kalan Bahaeddin Veled, sağlığında bütün sevenle­riyle birlikte bii’ tenezzüh yeri, vefatından sonra da ebedî istirahatgâhının burası olması arzusunu izhar etmiştir.

Sultân’ul-Ulemâ’nın 628/1231 yılmda vefatı üzerine cesedi, yük­sekçe bir yer durumunda olan bu bahçeye defnedilmiştir. Sevenleri kabrinin üzerine, güzel bir türbe yaptırmayı arzu etmişlerse de oğ­lu Mevlânâ Celâleddin Rumî’nin, «Mademki senin yapacağın kubbe, feleklerin kubbesinden daha güzel olmayacaktır; O halde bırak da onun mezarı, bu gökkubbesiyle kalsın, bundan vazgeç.» diyerek ta­raftar olmaması üzerine, vazgeçilmiştir.

Babasının vefatı üzerine sevenleri, Mevlânâ’yı, onun makamı­na getirirler. Ömrünün sonuna kadar halkın ihyâ ve irşâdiyle meş­gul olan Mevlânâ, 17. Aralık. 1273 tarihinde vefat edince, getirilip, babasının başucunda ebedî istirahatgâhma tevdi edilir.

Mevlânâ’ya derin bir sevgi ve saygı ile bağlı olanlar, onun şanı­na yaraşır bir türbe yapılması için faaliyete geçerler. Başta Emir Muinüddin Pervâne, eşi Gürcü Hatun ve tanınmış simâ Alameddin (İlmüddin) Kayser’in el birliği ile, 160.000 Selçuklu dirhemi toplanır. Mimarlığına da, Tebrizli Bedreddin getirilir.

Ertesi yılın inşaat mevsiminde başlıyan yapım faaliyeti ile türbe, 1274 yılı sonbaharında tamamlanarak, sevenlerinin ziyaretine açılır.

Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled 712/1312 yılında vefat edince, aynı türbede, babasının sağ tarafına defnedilir. Mevlânâ’ya ait ah­şap musanna sanduka, bu gün babası Sultân’ul-Ulemâ’nın üzerin­dedir. Mevlânâ ile Sultan Veled’in sandukaları, OsmanlIlar zama­nında, mermerden müşterek bir sanduka haline getirilmiştir.

Mevlânâ’nın türbesi, devrinin mimarî geleneğine uygun olarak, mahzenli şekilde inşa edilmiştir. Cesetler mahzendedir. Buraya, ku­zeyindeki merdiveniyle inilen bir kapıdan girilir. Bu mahzen kapı­sı, yaklaşık yüzelli yıldan beri taş ve tuğla ile örülü durumdadır. Bu sebeple türbenin bu kısmına dair, müşahadeye dayanan bir bilgi vermek mümkün olamamaktadır.

İlk türbenin gerek gövdesi ve gerekse külahı, günümüze birçok tadilât ve tamiratla gelmiştir. İlk şeklinin, gerek o devir mimarî ge­lenekleri ve gerekse mimarının Tebrizli oluşu bakımından, Tebriz’­deki Selçuklu türbeleri ile ortak özelliklere sahip olduğunu kabul etmekteyiz.

O devir türbe mimarisi özellikleri, yapının ölçüleri ve iç örtü sistemi göz önünde bulundurulunca, dış örtü sisteminin de, yıldız ve­ya prarnidal bir külah olarak gerçekleştirildiğini düşünmekteyiz.

Mevlânâ, türbesi, ilk büyük değişikliği, Karamanoğulları zama­nında, görmüştür. Karaman-oğlu Alaeddin Bey, Görkes (Silifke) se­ferinin ganimetleriyle, mevcut türbenin üzerine, yeşil bir türbe inşâ ettirmiştir. Böylece Mevlânâ’nın türbesine yeni bir ihtişam ve irtifa sağlamıştır. İşte, bu günkü dilimli gövde ve külaha sahip bulunan şeklin, bu mimarî ameliye ile gerçekleştirildiği kabul edilmektedir.

Birbirine kemerlerle bağlı, köşelerdeki dört ayak üzerine otu­ran külah ve gövdesiyle türbe, bu günkü durumuyla, 25 m. yüksek­liktedir. 2.72 m boyundaki şemseli ve sikkeli alemi, altın yaldızla kap­lıdır.

Mevlânâ yapılar topluluğunu ihata eden duvarlarda, çeşitli yönlere açılan dört kapı bulunmaktadır. Bunlardan batıda, hücre­lerin arasında yeralan, «Dervîşân Kapısı»; Güney’de, Üçler (Türbe) mezarlığı tarafındaki, «Hâmûşân Kapısı»; Doğuda olup, günümüz­de örülü olduğu için kullanılmayanı, «Pir Kapısı»; Kuzeydeki, Çele­bi konaklarının bulunduğu semte açılanı ise, «Çelebiyân Kapısı» di­ye anılmaktadır.

Mevlânâ yapılar topluluğu, Mevleviliğin merkezidir. Tarikat pi­rinin türbesinin de burada olması sebebiyle, «âsitâne» durumunda­dır. Türbenin yakınına, dervişlerin ikameti için hücreler yapılmış­tır. Zamanla, ihtiyaca cevap veremez hale gelince, yer yer genişle­tilmiş ve yenileri eklenilmiştir. Kanunî zamanında, da adetlerinin artırıldığını biliyoruz.

Bu gün batı tarafta görülen hücrelerin, Sultan III. Murat za­manında inşa ettirildiğine dair, üç satır halinde Türkçe talik kitabe­si, avluda muhafaza edilmektedir. Bunlar, Mevlevilikte önemli ra­kam olan, 18 tane olup, önlerinde bir revak uzanmaktadır (Res. 1).

RESİM 1: Batı taraftaki avlu, şadırvan, selsebil ve derviş hücreleri

Batıdaki hücrelerin güney bitişiğinde yer alan ve günümüzde Müdürlük odası olarak kullanılan geniş salon, «Meydân-ı Şerîf»tir. 9.50×5.60 m. ebadındaki bu geniş salon, 1867 yılında inşa edilmiştir.

Dergâh’da iki adet mutfak bulunmaktadır. Biri, kuzey – batıda, şimdiki müdürlük lojmanının kuzeyindedir. Tek katlı olan bu bina, depo olarak kullanılmaktadır. İkinci mutfak ise, Meydân-ı Şerifin doğu bitişiğindedir. Sultan III. Murat zamanında, 1584 yılında «ihya» edilmiş olup, 1867 yılında tamir görmüştür. Bodrumu kiler ve depo olarak kullanılmıştır.

Mevlevi âsitânesi, geniş bir avlu içerisindedir. Batı kısmına, «Hadîkat’ül-Ervâh»; Güney kısmına, «Hâmûşân» denilmiştir. Doğu ve Kuzey taraflarında da avlusu mevcuttur. Avlunun güney-batı köşesinde yer alan «Şeb-i Arûs Havuzu»’nun çevresi, Mevlânâ’ıım vefatının kamerî ayla yaza rastladığa yıldönümlerinde, semâ mera­simlerinin yapıldığı yerdir.

Yine bu taraftaki avluda görülen şadırvanın suyu, Yavuz Sul­tan Selim tarafindan, 1512 yılında Dutlu’dan getirilmiştir. Zamanla çeşitli tamirler (1595, 1868) gördüğünü de ifade eden müşterek ki­tabesi bulunmaktadır. Şadırvanın ortasındaki dilimli mermer ha­vuz, Ulu Arif Çelebi’ye, Kütahya’dan gönderilmiştir.

Şadırvanın kuzeyinde görülen selsebil, Hemdem Said Çelebi (D.: 1806, Ö.: 1858) zamanında yaptırılmıştır. İlk yeri güney avlu­da iken, 1958 yılında bu günkü yerine nakledilmiştir.

Hadikat’ul-Ervâh ile, Hâmuşân’da, beş adet türbe mevcuttur. Bunlar, Hurrem Paşa, Mehmed Bey, Sinan Paşa, Haşan Paşa ve Fat­ma Hatun türbeleri olup, tek kubbeleri ve taş yapılariyle tipik Os­manlI eseridirler (Res. 2).

RESİM 2 : Hâmuşân’da yeralan Osmanlı dönemi türbeleri.

Mevlânâ yapılar topluluğuna bu gün batısındaki Dervişân kapısından girilmektedir. 1929 yılına kadar, ünlü kişilerin medfun oldu­ğu mezarlık durumunda, iken, avlu ve bahçe haline getirilmiş bulu­nan bu kısımdan, karşıdaki «Tilâvet Odası»na girilir. Burası, mescid son cemaat mahallinin, batısındaki kısmının kapatılarak, oda hali­ne getirilmesiyle teşekkül ettirilmiştir. 6.30×5.50 m. ebadındaki bu mekândan, kitabeli ve nakışlı gümüş levhalarla kaplı olduğu için «Gümüş kapı» diye anılan bir kapıdan, doğu – batı yönünde uzanan dikdörtgen bir salona girilir. «Dâhil-i Uşşak» ve «Kademât-ı Pir» di­ye bilinen bu kısım 26×7 m. ebadında olup, üzeri üç kubbe ile örtülü­dür. Kuzeyinde mescid ve semâ-hâne; güneyinde ise ünlü mevlevîle- rin medfun bulundukları, «Kıbâb’ul-Aktâb» mevcuttur. Horasan erleri’ne ait altı adet sanduka da bu kısımda, mescid tarafında yer al­mıştır.

Kıbâb’ul-Aktâb, Kademâtı Pîr’den 70 cm. yükseklikte olup, 26×6 m. ebadındadır. Üzeri iki geniş kubbe ile örtülmüştür. Mevlânâ’nın türbesine, ondan sonra da, kuzeye doğru dönerek, buradaki mevlevî kabirlerini içine alır. Burada, kitabeli, kitabesiz, sandukalı ve sandukasız olmak üzere altmışa yakın kabir bilinmektedir.

Mevlânâ türbesinin kuzeyinde bulunan fener pencereli ve iste- laktitli kubbe, «Post Kubbesi» diye anılır. «Huzûr-u Pir» denilen me­kânı örtmektedir. Ünlü «Gümüş Eşik» ve «Gümüş Kafes» de bura­da bulunmaktadır.

Âsitânenin mescid ve semâ-hânesi, Türbe’nin kuzey tarafında yer almıştır. Gerek tarihî kayıtların ifadesi ve gerekse mimarî ve tezyini özellikleri bakımından, Kanûnî devrinde yaptırıldığı kabul edilen bu yapılardan mescid, 11.60×13.30; semâ-hâne ise, 17.50×17.50 m. ebadındadır. Son yazı ve nakışlarının, Konyalı hattat ve nakkaş Mahbub tarafından, 1305 yılında yapıldığına dair kitabe, mescid’in güneydeki kemer dolgusunda okunmaktadır.

Tezyinat yönünden, Mevlânâ yapılar topluluğu, değişik özellik ve karakterlere sahiptir. Yedi asrı aşan mâzisi içerisinde birçok ba­kım. ve onarım, tezyinatta da farklı devir ve üslupları saklamakta­dır. Mevlânâ türbesinin günümüzdeki nakışlarının, Sultan II. Bayezid devrinde yapıldığını belirten kitabe, güney duvarında bulun­maktadır.

Selçuklulardan bize ulaşabilen bazı nakışların da muhafaza edildiği bu tezyinat, kitabede adı geçen Halebli Abdurrahman’ın elinden çıkmıştır. Tezyini stil yönünden, Bursa uslubunun kuvvetli tesirleri görülmektedir.

Mevlânâ yapılar topluluğunun bu günkü ihata duvarlarının dı­şında kalan bazı unsurları daha vardır. Batı taraftaki Sultan Selim Camii, Yusuf Ağa Kütüphanesi, muvakkithâne, hamam ile, bunla­rın kuzeyinde yer alan imâret, bunlardandır. Hamam ve imâret, yanlış belediyecilik anlayışı sebebiyle, meydan açmak bahanesiyle, 1955 yılında yıktırılmıştır.

Gayet zengin vakıf gelirleriyle, asırlar boyunca görevine devam eden Mevlânâ «külliyesi ,», bu maddi ve manevî imkânlar sayesinde, mimarî yönden de büyük bir rahatlık içerisinde varlığını ve genişle­mesini devam ettirmiştir. Her türlü bakım ve onarımı, bizzat sultan­lar tarafından ve onun izni ile yapılmıştır. 2. Mart. 1927 yılında, «müze» haline getirilmiş olup, günümüzde de, her türlü tamir ve ta­dilâtı, ilgili Bakanlıkça, yapılmaktadır (Res. 3). .

 

RESİM 3 ; Kubbe-i Hadrâ; kuzeyinde yeralan mescid ve semahane kubbeleri ile batıda yeralan örtülü mekânların genel yer­leşim şekilleri.